Geçmişten günümüze siyasetin değişmeyen tek gerçeği değişimin kendisidir.
İktidarlar değişir, muhalefet değişir, isimler değişir, sloganlar değişir. Dün yan yana yürüyenler bugün farklı saflarda yer alabilir, dün birbirine en sert sözleri söyleyenler yarın aynı masanın etrafında oturabilir. Bu bana çok doğru gelmese de siyasetin doğasında bu vardır.
Bugünlerde yine yaşanan ve yaşanacak değişimlerin olduğu kulislerde konuşuluyor. Ancak her değişim başarı anlamına gelmez.
Bazı değişimler yeni bir heyecan üretir, ziyaretler, toplantılar, iade-i ziyaretler ama sonrasına da bakmak lazım değil mi? Bu nedenle siyasette asıl ölçü, yapılan açıklamalar ya da kalabalık görünmeler değil, sandıktan çıkan sonuçtur. Çünkü siyasetçinin karnesi seçimdir.
Ne kadar çok toplantı yaptığınızın, ne kadar çok fotoğraf verdiğinizin, ne kadar çok kalabalık topladığınızın bir önemi yoktur. Harmanı büyük ama tanesi az olan ürün çiftçiye nasıl kazanç sağlamıyorsa, siyasette de sonuç üretmeyen emek başarı olarak yazılmaz.
Bana göre yerel seçim ya da genel seçim fark etmeksizin seçim atmosferi siyasetçi, bu mesleğin ustası sayılmaz. Siyasette ustalık, söylemde değil sonuçta gizlidir. Tabi bir de o seçimlere kavuşabilmek gerçeğini de unutmamak lazım!
Türk siyaset tarihine baktığımızda ise dikkat çeken başka bir gerçek daha vardır. Mağdur edilenler, cezalandırılanlar veya sistem tarafından dışlananlar çoğu zaman milletin gönlünde farklı bir yere oturmuştur.
Bugün Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan bunun en belirgin örneklerinden biridir. Aynı şekilde Adnan Menderes ve Osman Bölükbaşı da siyasi hafızamızda bu yönleriyle yer edinmiştir. Çünkü toplum, haksızlığa uğradığını düşündüğü kişilere karşı doğal bir sahiplenme refleksi gösterir.
Bu durum zaman zaman kutuplaşmayı artırsa da mağdur görünen kesimi daha güçlü hale getirir. O kesimin belki aralarında önceden düşünüldüğü kadar güçlü bağlar yoktur ama yaşanan süreç onları birbirine sıkıca kenetler. Bunun tam tersine, mağdur olduğu düşünülenlerin koltuğunu dolduran siyasiler ise dışarıdan güçlü gibi görünse de aslında çok farklı bir tabloyu yansıtır.
Bana göre bunlar, otobüs garlarındaki emanetçi bürolarına benzer. Düşünün… Bir emanetçi dükkânında ayakkabı vardır, şapka vardır, çanta vardır, cüzdan vardır. Hepsi aynı yerde durur ama birbirleriyle hiçbir ortak yönleri yoktur. Tesadüfen aynı çatı altında buluşmuşlardır. Sahipleri geldiğinde de herkes kendi yoluna gider.
Siyasette de bazı birliktelikler ise işte böyledir. Aynı fotoğraf karesinde görünürler ama ortak hikâyeleri yoktur. Ortak hedefleri yoktur. Ortak gelecekleri yoktur. Tarih ise bu konuda çok ilginç örneklerle doludur.
Bunlardan biri de Süleyman Demirel ile MHP’nin kurucularından Osman Bölükbaşı arasında yaşanan meşhur hikâyedir. Demirel’in siyasette yeni parladığı yıllarda partisiyle birlikte Kırşehir’e gittiği anlatılır. Kırşehir, Osman Bölükbaşı’nın memleketidir. Demirel burada büyük ilgi görür, ikramlar yapılır, hatta Demirel’in gelişi nedeniyle deve kesilir.
Daha sonra Bölükbaşı’nın köyüne geçilir. Demirel’in yanındaki bazı isimler durumu rapor eder: “Efendim, sizin için deve kestiler ama Bölükbaşı için sadece koç kestiler. Sizi daha iyi ağırladılar.”
Bir süre sonra Demirel, Osman Bölükbaşı ile karşılaşır. “Üstat” der, “Memleketinde bana çok iyi davrandılar. Deve kestiler, sağ olsunlar. Ama duydum ki sana sadece koç kesmişler. Hemşehrilerin sana ayıp etmiş” Osman Bölükbaşı’nın cevabı ise siyaset tarihine geçecek kadar anlamlıdır: “Evlat… Bizim oralarda deveye deve, koça da koç keserler.”
İşte siyasetin özeti bazen tek bir cümlede gizlidir. Bugün yaşanan gelişmelere baktığımızda milletin gözünde deve olmak da var, koç olmak da… Kimin hangisi olduğuna ise ne siyasetçiler ne de yorumcular karar verir. Son sözü her zaman millet söyler. Sandık gelir, perde kapanır ve herkes gerçek değerini o gün öğrenir.
Sabahın 7’sinde Bir Millet Uyanır mı?
Pazar sabahı saatler 07.00’yi gösterdiğinde Türkiye’nin dört bir yanında milyonlarca insanın aklında aynı soru olacak: “Bu saatte kalkıp maçı izleyecek miyim?”
Normal şartlarda çoğumuz o saatte tatlı uykumuzun en derin yerinde oluruz. Kimimiz hafta sonunun keyfini çıkarır, kimimiz alarm kurmadan uyumanın huzurunu yaşarız. Ama konu Ay-Yıldızlı forma olunca bütün hesaplar değişir.
Çünkü bu sıradan bir maç değil. Çünkü sahada sadece 11 futbolcu olmayacak. Sahada 85 milyonun umudu, heyecanı, gururu olacak.
Türk Milli Takımı, 2026 Dünya Kupası’ndaki ilk sınavına Avustralya karşısında çıkacak. Üstelik alışık olmadığımız bir saatte. Belki kahvaltı sofraları kurulmadan, belki tam uyanmadan ekran başına geçeceğiz.
Peki o eski coşkuyu yaşayabilecek miyiz? İstiklal Marşı okunurken yine tüylerimiz diken diken olacak mı? Bir gol attığımızda evleri ayağa kaldıracak mıyız? Bence evet.
Çünkü milli takım sevgisinin saati olmaz. Çünkü ay yıldızlı bayrağın peşinden her zaman gidilir. Taraftarların ürettiği o güzel sloganı hatırlayın: “Maçın sokakta olsa seni kaldırımda destekleriz.”
İşte mesele tam da budur. Saat kaç olursa olsun, mesafe ne kadar uzak olursa olsun, kırmızı beyaz renkler sahaya çıktığında kalpler aynı heyecanla çarpar.
Elbette aklımı kurcalayan başka bir konu daha var. Ya kazanırsak? İşte o zaman ne olacak? Sabahın erken saatlerinde konvoylar mı oluşacak? Kornalar mı çalacak? Belki de hayatımızın en ilginç kutlamalarından birine şahit olacağız.
Ama kabul edelim ki milli takım kazandığında yapılan hiçbir şey garip görünmüyor. Çünkü o anlarda insanlar sadece futbolu kutlamıyor. Aynı bayrağın altında birleşmeyi kutluyor. Aynı sevince ortak olmayı kutluyor.
2002 Dünya Kupası’nda yaşadığımız o unutulmaz günleri hatırlayanlar bilir. Şimdi yeni bir hikaye yazmanın zamanı. Belki yeniden o günlerdeki gibi kenetleneceğiz. Belki yeniden sabahlara kadar! (akşama kadar) süren sevinçler yaşayacağız. Belki yeniden çocuklarımıza anlatacağımız anılar biriktireceğiz.
Bu nedenle kalecisinden forvetine, yedek oyuncusundan teknik heyetine, malzemecisinden doktoruna kadar milli takım kafilesindeki herkese yürekten başarılar diliyorum. Çünkü onlar sahada sadece kendileri için mücadele etmeyecek.
Bir milletin hayalleri için koşacaklar. Haydi çocuklar… Biz alarmımızı kurduk. Sabahın yedisinde de olsa ekran başında olacağız. Yeter ki siz o formanın hakkını verin. Gerisini bu millet halleder.
SEVDİĞİM SÖZLER
Elinden geleni yaptıktan sonra hala olmuyorsa,
Sıra ayağından geleni yapmakta: gitmek gibi mesela!