Bir zamanlar pazar günleri başka bir anlam taşırdı… Mahallede, kahvede, statta, televizyonda… Herkes aynı heyecanı paylaşırdı. Bir golle sevinir, bir ofsaytla sinirlenirdik ama futbolun kendisine inanırdık. O inanç şimdi yavaş yavaş elimizden kayıyor.
Son günlerde duyduklarımız, okuduklarımız, gördüklerimiz… Hepsi futbolun kalbine saplanan bir hançer gibi. Bahis, şike, ceza, tedbir… Bu kelimeler artık futbol haberlerinin yeni dili oldu. Oysa futbolun dili sevgiydi, tutku, mücadele, fair-play’di.
Bugün yöneticisinden futbolcusuna, teknik adamından hakemine kadar herkes zan altında. Ve ne yazık ki, kimse kimseye güvenmiyor artık. Türkiye Futbol Federasyonu bu noktada harekete geçti, belki de yıllardır biriken pisliği temizlemek için… Ama ne acı ki, temizlik yapılırken cam da çatladı.
Evet, alınan karar cesur bir karardır. Ama bu cesaretin keşke daha önce gösterildiğini görebilseydik. Çünkü bu süreç sadece birkaç futbolcuyu değil, bir ülkenin futbol sevgisini de yıprattı.
Ben futbolun içinde olan biriyim. Amatör bir kulüp başkanı olarak, saha kenarında top toplayan çocuğun da, yedek kulübesinde ısınan oyuncunun da heyecanını bilirim. Ve şimdi üzülerek söylüyorum; Kütahyaspor’un tam 12 futbolcusu da bu iddialardan ceza kuruluna sevk edildi. Bahis oynamak, bahis sitesine üye olmak… Kimi belki sadece maç izlemek için girmişti o sitelere, kimi gençliğin gafletinde bir anlık meraka yenildi. Ama fark etmiyor. Kurunun yanında yaş da yanıyor.
Burada sormak istiyorum: Bugün cezayı veren Federasyon, dün bu bahis sitelerini futbola sponsor olarak sokmadı mı? Liglerin adı, bahis markalarıyla anılmadı mı? Maç izlemek için bile o sitelere üye olmamız gerekmedi mi? Şimdi bu çocuklara “neden üye oldun?” demek adil mi? Futbolun içine bu zehri kim soktuysa, bedeli en az futbolcular kadar ağır olmalı. Çünkü bu işte en büyük günah, kapıyı ilk açanındır.
Bugün statlarda alkış azalıyor, ıslıklar çoğalıyor. Taraftar artık yalnızca takımına değil, futbolun kendisine de küsmeye başladı. Oysa o tribünlerde milyonlarca kalp aynı ritimde atardı. Bir golle sarılır, bir mağlubiyette ağlardık. Ama şimdi sevinsek bile içimizden bir ses soruyor: “Acaba bu da temiz mi?” İşte en acı kayıp bu… Güvenin, inancın, samimiyetin kaybı.
Kim suçluysa cezasını çeksin, kim masumsa alnı ak, başı dik kalsın. Ama bu süreçte bir tek masum bile yıpranırsa, o zaman futbolun ruhu kaybeder. Yargının da, federasyonun da, kulüplerin de artık aynı masaya oturup, “Bu oyunu nasıl yeniden temizleriz?” diye birlikte bir çözüm üretmesi gerekiyor. Çünkü mesele sadece bahis değil, mesele vicdan.
Futbol sadece bir oyun değil; bir ülkenin çocuklarının, gençlerinin, yüreği temiz insanlarının umududur. O umudu kirletmeye kimsenin hakkı yok. Bugün sahada ter döken her futbolcu, tribünde dua eden her taraftar, kulübü için uykusuz kalan her yönetici bu oyunun emekçisidir. Onların inancını geri kazandırmak zorundayız. Yoksa o top artık hiçbir kalbe sevinç getirmez.
Sonuç olarak futbol, güvenle başlar. Güveni kaybettik mi, geriye sadece çim, forma ve skor kalır. Ama ruhu kaybolur. Bugün federasyonun, kulüplerin, futbol ailesinin en büyük görevi; Skorları değil, vicdanları düzeltmektir. Hem de en hızlı bir şekilde!
Ucuz İnsan, İnsana Pahalıya Maloluyor!
Bir insanı güzel yapan yüzü değildir. O yüz zamanla değişir, solgunlaşır, çizgilerle dolar. Ama karakter… O değişmez. O yüzden asıl güzellik, aynada değil; vicdanda başlar. Bunu iyi anlamak gerekiyor. Çünkü bazen insanın ucuzu, insana pahalıya mal oluyor. Ucuz söz, pahalı bir kırgınlık bırakıyor. Ucuz dostluk, pahalı bir yalnızlık getiriyor. Ucuz gülümsemeler, pahalı maskelerin altında kayboluyor. Adalet, işte tam burada devreye giriyor. Bir toplumun da, bir kurumun da, bir yöneticinin de ayakta kalmasını sağlayan tek şey adalettir. Kim olursak olalım, hangi koltukta oturursak oturalım, insanların gözünde yaşadığı halde öldürdüğümüz insanlardan olmamalıyız. Sessizliğimizle, ilgisizliğimizle, haksızlığa karşı susuşumuzla…
Bazen kimsenin “git” demesine gerek yoktur. Zaten her şey, o kişinin gitsin diye çoktan yapılmıştır. Ve o hâlde, hiçbir şey yapmamak da bir tür adaletsizliktir. Kimi zaman kötülük, bağırarak değil, sessizlikle yapılır. Bugün makamları, mevkileri işgal eden bazı insanlar farkında olmadan aynı hatayı yapıyor. Bir şey yapmadıkları için değil; doğru olanı yapmadıkları için. Bir adımı atmadıkları için, bir haksızlığa “dur” demedikleri için. Oysa adalet sadece mahkemede aranmaz; insanın günlük kararlarında, küçük davranışlarında da saklıdır.
İyi sandığımız insanların bazıları, belki de eline fırsat geçmemiş kötülerdir. Gerçek iyilik, fırsat elindeyken bile kötülük yapmamayı seçmektir. Yani iyilik, bir tavırdır. Bir duruştur. Ve insanın gerçek güzelliği, tam da orada başlar.
Kurban Kesmek Yetmez, Komşuya Ekmek Götürmek Gerekir
Adamın komşusu açlıktan ölmüş… Taziyesinde kurban kesmişler. Bir cümle bu kadar mı sarsıcı olur? Ama içinde hem vicdan var, hem ihmal, hem de ironik bir gerçeklik. Toplum olarak bazen gösterişi görev, duyarsızlığı normal sanıyoruz. Oysa mesele kurban kesmekte değil, ekmeği paylaşmakta.
Bugün çevremizde, şehrimizde olup bitenleri ne kadar fark ediyoruz? Bir mahallede bir çocuk okula aç gidiyor, bir yaşlı evinde yalnız oturuyor, bir esnaf sessizce kepenk kapatıyor… Ama biz çoğu zaman ekran başında, koltuklarımızda “birileri ilgilensin” diye bekliyoruz. İşte tam da bu noktada sorumluluk duygumuzu yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Kütahya, tarihiyle, kültürüyle, üretimiyle bu ülkenin en özel şehirlerinden biri. Ama hiçbir şehir, değerlerini koruma iradesi olmadan ayakta kalamaz. Bunu yapacak olan da sadece yöneticiler değil; her birimiziz. En üst makamdan en sade vatandaşa kadar herkes, yaşadığı kentin geleceğinde bir tuğla taşıyor. Kimi yön verir, kimi emek verir, kimi sadece bir tebessümle katkı sağlar.
“Acı bir hadise olmadan kıymet verilmiyor” denir ya… Biz artık o sözü tersine çevirmek zorundayız. Bir şey “ölmeden” kıymetini bilmek, bir değer “kaybolmadan” onu korumak zorundayız. Çünkü şehirler de insanlar gibidir; ilgi görmezse solar, sahip çıkılmazsa unutulur.
Kütahya’nın zenginlikleri sadece seramiğinde, çinisinde, tarihî sokaklarında değil…Asıl zenginliği, birbirine sahip çıkan insanlarında. Bu yüzden tedbirlerimizi, duyarlılıklarımızı hem bireysel hem toplumsal almak zorundayız. Sorun ne olursa olsun, “benim yapacak bir şeyim yok” dememek gerekiyor. Çünkü bazen en büyük değişim, bir insanın fark etmesiyle başlar. Unutmayalım: Komşumuz açken taziyede kurban kesmek değil, yaşarken sofrasını paylaşmak asıl insanlıktır.
Sevdiğim Sözler
Hiç bir şey sonsuza kadar sürmez, ne kuvvet, ne sıhhat, ne de heybet!