Türkiye’de son günlerin en çok konuşulan başlığı ne ekonomi, ne dış politika, ne de seçimler…Uyuşturucu. Hem de sadece sokakta değil; ekranlarda, sahnelerde, sosyal medyada, “rol model” denilen insanların hayatlarında. Toplum önünde sözü olan, gençlere örnek olması gereken isimlerin düştüğü haller acınacak durumda. Daha acısı ise bu çöküşün espri malzemesine dönüştürülmesi. Sosyal medya, ahlaksızlığı normalize ediyor; çürümeyi eğlenceye, bağımlılığı “içerik”e çeviriyor. Gülerek izliyoruz, paylaşıyoruz, alkışlıyoruz. Sonra da “Bu gençlik neden böyle?” diye soruyoruz. Sorunun cevabı çok net: Biz değerlerimizi kaybediyoruz.
Bu mesele İstanbul’un, Ankara’nın, büyükşehirlerin sorunu değil. Kütahya’nın tam göbeğinde yaşanıyor. 2025’i geride bırakırken Kütahya’da yapılan haberler şunu söylüyor: Sanal kumar nedeniyle yaklaşık 60 kişiye idari işlem, 7 tutuklama, 6 kişi adli kontrolle serbest, 44 dosya hâlâ açık. Bir de uyuşturucu tarafına bakalım. İşin bu tarafı çok daha ürkütücü: 2024’te satıcılıktan işlem gören kişi sayısı: 185, 2025’te bu rakam: 236 kişi. Yine 2024 ve 2025 yıllarında 155 kişi adli kontrolle serbest kalmış. Yapılan haberlerden çıkardığımız rakamlara göre 2024’te içici olarak kayda geçen: yaklaşık 1800 kişi ve 2025’te, henüz Aralık başında: 1500 kişi. Bunlar küçük rakamlar değil. Bunlar bir şehrin geleceği demek.
Açık konuşalım: Bu iş sadece güvenlik güçlerinin omzuna bırakılamaz. Kütahya, İstanbul–Antalya hattı üzerinde. Uyuşturucu trafiğinin geçtiği bir güzergâh. Yakalanma korkusu yaşayan satıcılar, mallarını “emanet bırakacak” şehir arıyor. Ve Kütahya, ne yazık ki bu anlamda riskli bir noktaya dönüşmüş durumda. Ama asıl tehlike sokakta değil. Evlerin içinde.
Anne babalar, lütfen kendinizi kandırmayın. “Benim çocuğum yapmaz” cümlesi, bu ülkenin en tehlikeli yalanıdır. Çocuklarınızı her yere kontrolsüz göndermeyin, kimlerle arkadaşlık ettiğini bilin, telefonunda ne izlediğini, neye güldüğünü görün, davranışlarındaki değişimi ciddiye alın. Ulusal kanallarda izlediğimiz, “parti” adı altında pazarlanan rezaletler bir istisna değil, geleceğin fragmanıdır. Ve o hayatları yaşayanların çıkıp rahatça konuşabilmesi, hatta alkışlanması; ne kadar ahlaki bir çöküş yaşadığımızın en net göstergesidir.
Bu bir ahlak dersi yazısı değil. Bu bir alarmdır. Uyuşturucu sadece bedenleri değil; Aileyi, inancı, değerleri, şehirleri ve geleceği zehirliyor. Kütahya için, Türkiye için hala bir şans var. Ama o şans; susarak, gülerek, izleyerek değil. Sahip çıkarak, yüzleşerek ve kararlı durarak kullanılabilir. Aksi halde yarın, bugün “haber” yaptığımız rakamlar evlerimizin içinden çıkacak. Ve o gün konuşacak kimse kalmayacak.
KÜTAHYA’YA CESARET YAKIŞMIŞ: ADRES KÜTAHYA
Hep güzel olmayan bilgiler verecek değiliz ya, biraz da güzelliklerden bahsedelim. Geçtiğimiz günlerde Kütahya’da yeni bir yaşam alanı olarak hayata geçirilen Adres Kütahya’yı gezme fırsatım oldu. Aslında bazı görüşmelerim vardı ama insan bazen bir yere girdiğinde “önce bir etrafa bakayım” der ya… İşte tam da öyle oldu. İyi ki de öyle olmuş. Şunu en baştan söylemek gerekiyor: Bir AVM ya da yaşam alanında Migros’un yer alması, sıradan bir detay değildir. Migros bir yere giriyorsa, orayı defalarca ölçmüş, tartmış, fizibilitesini yapmıştır. Yani “burası olur” demiştir. Bu bile tek başına Adres Kütahya’nın hangi ligde oynadığını anlatıyor. Bununla da sınırlı değil… Türkiye’nin bilinen, güvenilen, tercih edilen markaları bir bir Adres Kütahya’nın içine yerleşmeye başlamış. Üstelik bu liste her geçen gün genişliyor. Yani burası yaşayan, büyüyen, kendini yenileyen bir alan. Beton yığını değil; nefes alan bir yaşam merkezi.
Doğruyu konuşalım… Kütahya’da insanlar hep aynı şeyleri görmekten, aynı mekanlarda vakit geçirmekten yorulmuştu. Gençler için cazibe alanı azdı, çocuklar için seçenek sınırlıydı, aileler için sosyal alanlar kısıtlıydı. Adres Kütahya tam da bu noktada, şehir hastanesinin yanı başında, adeta bir ilaç gibi gelmiş. Hem konumuyla hem içeriğiyle hem de sunduğu çeşitlilikle. Üstelik sadece gezilecek bir yer değil; o bölge insanı için ciddi bir istihdam kapısı da olmuş. Bugün onlarca, yarın yüzlerce insan burada ekmek kazanacak. Bu yönüyle mesele sadece ticaret değil, şehir ekonomisine doğrudan katkı.
Bu noktada yatırımcı firmayı, GNR İnşaat’ı ve ortaklarını ayrıca kutlamak gerekiyor. Ekonomik şartların bu kadar zor olduğu bir dönemde, “bekleyelim” demek kolaydır. Ama onlar beklememiş. Risk almış, cesaret göstermiş ve bu şehre değer katan bir projeye imza atmış. Daha da önemlisi şu: Projeyi yapıp kenara çekilmemişler. Gördüğüm kadarıyla hala işin başındalar. Eksikleri takip ediyor, detaylarla ilgileniyor, alanı geliştirmeye devam ediyorlar. Hani derler ya; Hem inşaatın bekçisi, hem sahibi olmak… Yanlış anlaşılmasın, bu bir benzetme. Ama işe ne kadar sahip çıktıklarını anlatan en doğru ifade bu. Adres Kütahya; konutlarıyla, sosyal alanlarıyla, çocuk oyun alanlarıyla, yeme–içme kültürüne getirdiği yeniliklerle sadece bugünü değil, geleceği de planlayan bir anlayışın ürünü. Kütahya’ya değer katmış. Bölgenin çehresini değiştirmiş. İnsanların “burada da olurmuş” demesini sağlamış.
Ben gördüğümü yazdım. Abartı yok, herkese açık bir çağrı bu: Gidin, görün, gezin. Kütahya’da bir şeylerin değişmeye başladığını, doğru projelerin bu şehre neler kazandırabileceğini Adres Kütahya’da net biçimde hissedeceksiniz. Bazen bir şehir, bir projeyle nefes almaya başlar.
BASİT SORULAR, HAYATİ CEVAPLAR
Bir önceki yazımda Kütahya Belediyesi’nde gündeme gelen zemin etüdü ve çap meselesini kaleme almıştım. Beklediğimin de üzerinde ilgi gördü. Telefonlar çaldı, mesajlar geldi, “Şunu da sorar mısın?” diyenler oldu. Ben de bu köşeden, yüksek sesle ve açık açık sormaya karar verdim. Çünkü bu konu; bir binadan, bir ruhsattan, bir imzadan ibaret değil. Bir kentin geleceğiyle ilgili. Şimdi kamuoyu adına soruyorum: Söz konusu iddialarda adı geçen jeoloji mühendisi bu süreçte uyarıldı mı? Başlanmış binalarla ilgili bağımsız raporlar alındı mı, alındıysa sonuçları kamuoyuna açıklanacak mı? Bir kentin imar planı yapma yetki ve sorumluluğu, siyasi iradeden alınıp bir firmaya ya da birkaç memurun inisiyatifine mi bırakıldı? Bu işin sonunda bir fatura çıkacaksa, kime kesilecek? Burada açık ya da örtülü bir kamu zararı var mı? Başkan Eyüp Kahveci, yaşananlardan sonra görevden aldığı personelin yerini doldurabilecek mi, yoksa sistem kilitlenir mi? Bu sorular kimseyi yıpratmak için değil. Bu sorular, yarın bir felaket yaşandığında “kim sorumluydu?” dememek için.
Belediyenin, 2026 Ocak ayı itibarıyla ruhsat süreçlerini dijitale taşıyacağını açıklaması önemli. Doğru bir adım. Ama yeni bir şey değil. Yanlış hatırlamıyorsam, bu sistem yıllar önce önceki belediye başkanı Alim Işık döneminde de duyurulmuştu. Sonra ne olduysa oldu, rafa kaldırıldı. Şimdi tekrar gündemde. Umarım bu kez sadece duyuru olarak kalmaz. E-imza ile projelerin imzalanması, ruhsatların dijital ortamda onaylanması; sadece “kâğıt israfını” önlemek değil, sorumluluğu netleştirmek demektir. Bugün inşaat sektöründeki firmalar her proje için beş takım çıktı alıyor. Revize gelirse bir beş daha. Kağıt, zaman, para… Hepsi boşa gidiyor. Ama asıl mesele bu da değil.
Bu dijital dönüşümde çok kritik bir nokta var: Laboratuvarlar. Eğer sistem doğru kurulacaksa; Laboratuvarlar için ayrı bir panel açılmalı, yapılan deneyler, raporlar yetkili imzalarla sisteme yüklenmeli, Belediye, “elden gelen” değil, resmi dijital kayıt üzerinden bu raporları kabul etmeli. Böylece: “Ben verdim–ben almadım” tartışmaları biter. Usulsüzlüklerin önü kesilir. Sorumluluk zinciri netleşir. Kısacası herkes attığı imzanın ağırlığını bilir.
Zemin etüdü meselesi sadece mühendislik konusu değildir. Bu, aynı zamanda vicdan meselesidir. Bir bina yanlış yere yapılırsa, bir rapor göz göre göre görmezden gelinirse, bir imza gelişi güzel atılırsa; bedelini beton değil, insanlar öder. Ya kâğıt yığınları arasında kaybolan, sorumluluğu dağılan, hesabı sorulamayan bir belediyecilik… Ya da dijital, şeffaf, izlenebilir ve hesap verebilir bir sistem. Bu sorular cevapsız kalırsa, sorun büyür. Cevaplanırsa, bu şehir kazanır. Biz sormaya devam edeceğiz.
SEVDİĞİM SÖZLER
Sözlerin sessizlikten daha güzel değilse konuşma!