Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Esin Güral Argat ile samimi bir akşam yemeğinde bir araya geldik. Resmiyetten uzak, içten bir atmosferde… Sofrada yalnızca lezzet değil, Kütahya’nın bugünü ve yarını vardı. Konuşulan konular, tartışılan fikirler, paylaşılan hedefler… Hepsi, ortak bir noktada birleşiyordu: Kütahya’nın potansiyeli ve bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi.
Esin Hanım, Kütahya’nın eksikliği hissedilen birçok konuda artık değişime alışması gerektiğini, yeniliğin kaçınılmaz olduğunu samimiyetle dile getirdi. Ticaret ve Sanayi Odası’nda göreve geldiği günden bu yana hiç “keşke” demediğini, her adımın “iyi ki”lerle taçlandığını ifade etti. Onu dinlerken, bu başarıların bir tesadüf değil, ekip işi olduğuna inancını da hissetmemek mümkün değildi. Esin Hanım: “Bir kişi değil, birlikte hareket eden bir topluluk olursak gelişiriz,” diyor. Bu yaklaşım, Kütahya’da yöneticilik anlayışının değiştiğini de gösteriyor aslında.
Esin Başkan’ın en ısrarcı olduğu konu ise kadınların her alanda inisiyatif alması gerektiği. “Kadınları desteklemekten asla geri durmam,” diyor kararlılıkla. Sadece söylemde değil, eylemde de bunu kanıtlıyor. Kütahya’da destek oldukları sosyal projeler, sponsorluklar, gençlere açtıkları alanlar bunun göstergesi. Ayrıca Kütahya’da girişimciliği yeni bir seviyeye taşımak istiyor. “Şehir sadece sanayiyle değil, sosyal hayatıyla da büyür,” diyor. Kütahya’da yaşam kalitesinin artmasıyla hem göçün tersine döneceğine hem de ticaretin güçleneceğine inanıyor.
Belki de akşamın en dikkat çekici cümlesi şuydu: “Her şeyi Ankara’dan beklemeyi bırakmalıyız. Artık ‘biz ne yapıyoruz?’ sorusunu sormanın zamanı geldi.” Bu söz, sadece bir eleştiri değil, aynı zamanda bir çağrı. Kütahya’nın geleceği, Ankara’dan gönderilecek ödeneklerde değil; Kütahyalıların kendi içinden doğacak fikirlerde, girişimlerde, cesarette.
Yemek bitti, sohbet uzadı. Ama zihnimde şu kaldı: Kütahya’nın geleceği üzerine konuşmak bir temenni değil, bir zorunluluk artık. Bu şehir, “olsa da olur” şehirlerinden biri değil. Potansiyelini fark ettiği gün, bambaşka bir hikâye yazacak. Bu tür samimi buluşmaların devam etmesini, sadece konuşmakla kalmayıp, birlikte üretmeye dönüşmesini diliyorum. Çünkü bu şehir, düşünceden eyleme geçmeyi hak ediyor.
Ben değil, biz diyen adamdan zarar gelir mi?
Geçtiğimiz günlerde, Kütahya Güzel Sanatlar Derneği’nin “Müzikçe Pazartesi Söyleşileri” programına katıldım. O akşamın konuğu, bazılarına göre “Kütahyalı olmayan ama Kütahya’yı çok seven adam”, bazılarına göreyse “Kütahyalıdan daha Kütahyalı” olan Tuncer Kırdar’dı. Söyleşiyi dinlerken, salondaki herkesin dikkatini çeken bir şey vardı: Söylediği her sözde samimiyet, tevazu ve aidiyet hissediliyordu. Tuncer Kırdar konuşmasında sık sık şu cümleyi vurguladı: “Bizim aile şirketimizde ‘ben’ değil, ‘biz’ vardır.” Bu cümle, iş dünyasında sıkça duyduğumuz ama az kişinin uyguladığı bir felsefenin özetiydi. O, başarının bireysellikten değil, birlikten ve paylaşmaktan geçtiğini çok iyi biliyor. Ve belli ki sadece ticaretinde değil, hayatında da bu anlayışı benimsemiş. Kütahya’da birçok insanın gönlünde ayrı bir yeri olmasının sebebi de bu: İş dünyasındaki başarısından çok, insani yönüyle, naifliğiyle, beyefendiliğiyle hatırlanıyor.
Kırdar, 43 yıldır Kütahya’da yaşadığını belirterek, biraz da sitemle şöyle dedi: “Kütahyalılar artık beni Kütahyalı kabul etsin.” Bu cümlede hem kırgınlık hem sevgi vardı. Oysa Tuncer Kırdar, çoktan bu şehrin bir parçası olmuş biri. Kütahya’yı sadece yaşayan değil, yaşatan biri. Kütahya’nın taşına, toprağına, insanına emek vermiş biri. Ben kendisini uzun yıllardır tanıyorum. Ve şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Birçok “doğma büyüme Kütahyalıdan” daha fazla, Kütahya’yı dert edinen, düşünen, geliştirmek için çabalayan bir insan. Aslında mesele şu: Kütahyalı olmak, nüfus cüzdanındaki doğum yeriyle ilgili değil; Bu şehre değer katmak, bu şehri sevmek, bu şehir için bir şey yapmakla ilgilidir. Tuncer Kırdar da tam olarak bunu yapıyor. Kütahya’nın kültürel hayatına, sosyal yaşamına, ticaretine dokunuyor. Dürüstlüğüyle, çalışkanlığıyla, inceliğiyle bu şehre örnek oluyor.
Biz bazen, kendi içimizden çıkan değerlere uzak dururuz; ta ki bir gün başka bir şehir onları sahiplenene kadar. Tuncer Kırdar gibi insanlar, bize aslında şunu hatırlatıyor: Kütahya’nın değerleri sadece Kütahya doğumlu olanlar değildir. Kütahya’ya emek veren, burada kök salan, bu şehir için ter döken herkes, ister 43 yıl önce gelsin, ister dün farketmez Kütahyalıdır. Ve iyi ki, bu şehirde Tuncer Kırdar gibi insanlar var.
Eleştiriden Sonuca Giden Yol
Şehrimizin daha iyi noktalara taşınması için yıllardır kalem oynatıyorum. Kimi zaman övgüyle, kimi zaman eleştiriyle… Ama hep aynı niyetle: Kütahya’ya bir tuğla daha koyabilmek. Beni yakından tanıyanlar bilir; belediye hizmetleriyle ilgili konularda en çok yazan, belki de en çok eleştirenlerden biriyim. Çünkü bu şehir bizim evimiz. Evin kusurunu görmek, onu kötülemek değil, daha yaşanabilir hale getirmek içindir.
Geçtiğimiz hafta içinde bazı güzel gelişmeleri görünce gerçekten mutlu oldum. Uzun süredir gündeme getirdiğimiz ayakkabı boyacılarıyla ilgili meselede, yeni bir açılış yapılmadan bir hizmetin başlaması ve bu kişilerin doğru bir yere taşınması, bence oldukça yerinde bir karar oldu. Tabi eski yere yapılan masrafı bir kenara koyarsak!
Bir diğer sevindirici gelişme de Çiniciler Çarşısı ile ilgili. Daha önce bu köşede, oradaki sıkıntıları, esnafın yaşadığı sorunları ve yerel yönetimin bu konuda nasıl adımlar atması gerektiğini açıkça yazmıştım. Öğrendim ki bir belediye başkan yardımcısı bölgeye gitmiş, esnaflarla birebir görüşmüş.
Bu bile başlı başına bir ilerleme. Çünkü şehir yönetimi sadece masa başında yapılmaz; sokağa inmekle, dinlemekle, yerinde görmekle olur. Umarım bu temaslar somut sonuçlar doğurur. Belki de Kütahya’nın değişimi, tam da bu küçük temaslardan filizlenecektir.
Benim için önemli olan, eleştirinin yanlış anlaşılmaması. Eleştiri bir yıkım değil, doğruyu bulma çabasıdır. Belediyeyi, yöneticileri veya kurumları hedef almak değil, hatayı birlikte görmek ve düzeltmek adına bir uyarıdır. Son bir haftada gördüğüm bu örnekler, bana umut verdi. Demek ki söylediklerimiz karşılıksız kalmıyor. Demek ki duyan kulaklar, harekete geçen eller var.
Kütahya’nın geleceği, sadece yönetenlerde değil; eleştirenin samimiyetinde, yönetenin dinleme iradesinde, ve bu şehir için ortak bir masa kurabilme becerimizde saklı. Bugün ayakkabı boyacılarından, çiniciler çarşısından başlayan bu güzel gelişmelerin yarın daha büyük işlerin habercisi olmasını diliyorum. Çünkü bir şehir, eleştirinin kıymetini bilen yönetimlerle büyür. Ve ben inanıyorum: Kütahya artık bu dili anlamaya başladı.
Sevdiğim Sözler
Hayat, konuşmayı en çok istediğin insana karşı susmayı öğrendiğinde başlar!