Bir konferansta bir profesörün anlattığı küçük ama çarpıcı öğüt hala aklımda: “Çocukları yazın, okullar kapalıyken, insanların topluca bulunduğu yerlere gönderin; örneğin bir markete. Orada hem alkış almayı, hem de azarlanmayı görecekler. Bu deneyim çok kıymetli”
İlk duyduğumda aklıma hafif şaşkınlık, sonra derin bir hak verme geldi. Çünkü o markette hem sevilen hem de uyarılan çocuk, hayata ilişkin iki önemli şeyi öğreniyor: Emeğin somutluğunu ve toplumun geri bildirimini olumlu ya da olumsuz, gerçek bir dünyanın aynasını. İşte ben de siyaset yapacaklara ve yapanlara her zaman, o çocuğun öğrendiği dersten ilham almalarını öneriyorum: Siyaset; fotoğraf çekimlerinden, özenle kurgulanmış kliplerden, sadece ‘kazanılan’ mahallelerdeki alkışlardan ibaret olamaz.
Gölgede saklanan siyasetçi olmayın!
Siyaseti düşününce aklıma gelen ilk şey “halkın içinde olmak”tır. Halkın derdini dinlemek, her kesime uzanmak, oy alabildiğin yerleri değil, oy alamadığın yerleri de cesaretle ziyaret etmek, tam da profesörün sözlerindeki o market çocuğu gibi. Bugün siyasette ise kolay tercihler var: Kameraya iyi çıkan görüntüler, coşkulu kalabalıklar, hazır alkışlar. Bu bana bir yaz gününde sadece gölgeye saklanan, güneşin yakıcılığından kaçan siyaseti anımsatıyor. Oysa karne günü veyahutta sandık geldiğinde, o gölgedeki kolaylıklar pek işe yaramıyor.
Bir gazeteci olarak Turgut Özal’ın ilk seçildiği 45. dönemden bugüne kadar olan hükümetleri bazen az, bazen aşırı ilgili olarak takip ettim. Uzun soluklu ya da kısa süreli tam 32-33 hükümet görmüşüm. Bu süre zarfında yüzeyi parlatılmış, derinlemesine dinlenmemiş, gerçek sorunlarla yüzleşmemiş siyasetçilerin kısa ömürlü zaferlerine şahitlik ettim. İşte burada asıl ders çıkarılması gereken şey, popüler görüntülerin kalıcı güven ve hakikat üretemeyeceği.
Markette azarlanan çocuk ile siyasetçinin sınavı aynı
Profesörün örneğiyle bağlayayım: Markette çalışan bir çocuk, hatalı bir ürün sattığında azarlanır; doğru bir iş yaptığında alkışlanır. Bu geri bildirim acı olabilir ama olmasaydı çocuk gerçek hayatı öğrenemezdi. Benim dert edindiğim, bugünkü siyasetin bu tür gerçek geri bildirimlerden kaçması. Eğer siyasetçi sadece alkışlanacağı, iyi görüntü alacağı mahallelerde görünürse; hatalarını, eksiklerini, halkın doğrudan öfkesini, üzüntüsünü ve umutlarını duymaktan kaçınırsa; sonuçta mesleksiz, hayalsiz, hedefsiz bir siyaset doğar. Tıpkı profesörün korktuğu gibi, “markette azarlanmayı ve alkışlanmayı bilmeyen çocuk”, gelecekte işsiz ve umutsuz kalır. Siyasette de aynısı geçerli: Geri bildirim almayan siyasetçi gelişemez.
Gerçek siyasi cesaret, zor mahallelerde başlar
Siyaset cesaret ister; sadece sözde değil, fiilde. Cesaret, oy almadığın mahalleye gitmektir. Cesaret, orada fotoğraf çekilmemeyi, o an medyada iyi çıkmamayı göze almaktır. Cesaret, bir mahalledeki küçük bir sorunu fark edip adresine gidip dinlemektir, çünkü belki oradaki küçük sorun, başka bir yerde bir felaketin habercisidir. Siyasetçi, halkın alkışına muhtaç bir figür değil, halkın derdini omuzlayacak bir sorumluluk sahibidir.
Dinlemek, not almak, dönüştürmek
Bana sorarsasınz, her zaman “kazandığım” bölgede daha fazla bulunmak yerine, gitmediğim, sesin düşük olduğu, eleştirinin hırçın olduğu yerleri tercih ederdim. Orada öğrendiklerimi not ederdim; gerçek geri bildirim oradadır. Fotoğraf çekimleri, klipler, sosyal medya başarıları geçicidir. Oysa sokakta alınan bir şikayet, bir sokakta görülen çürük altyapı, bir mahallede artan bağımlılık ya da işsizlik, kalıcı bir siyasi değişimin ön işaretidir.
Siyasetin Pazarındaki Çocuğu Görmek
Profesörün sözünü tekrar ederek bitireyim: Markette azarlanan da alkışlanan da öğrenir. Siyaset de öğrenmeli. Siyasetçiler, halkın arasında ter kokusunu almak, alkışı da azarları da yüzleşmek zorundadır. Yoksa bir gün karneyi açtığımızda, seçmenin verdiği not bizi boş bir başarı hikasiyle yüzleştirir.
Eğer gerçekten siyaset yapmak istiyorsanız; gelin, gerçek sahaya inmelisiniz. Markette çalışan çocuğun öğrendiği dersi siyasi pratiğe taşıyalım: Dinleyelim. Hatalarımızı duyup utanmayı bile bile öğrenelim. Alkış gelince de gururlanmayıp, azar gelince de yılmayalım. Ancak o zaman “mesleksiz, hayalsiz ve hedefsiz” değil, halkın gerçek temsilcileri olabilirsiniz. İşte o zaman siyasetin pazarındaki çocuğu görebilirsiniz!