Türkiye’de porselen sektörünün önde gelen temsilcilerinden Tulu Porselen Yönetim Kurulu Başkanı Ali Kılınç, sektörün içinde bulunduğu darboğazı anlatarak dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Kılınç, eskiden işe alırken uyguladıkları kriterleri uygulayamaz hale geldiklerini belirterek: “Artık işe alırken tek kriterimiz nefes almak oldu” dedi.
Kütahya’nın önde gelen porselen üreticilerinden Tulu Porselen’in Yönetim Kurulu Başkanı Ali Kılınç, emek yoğun sektörlerin yaşadığı istihdam krizine dikkat çekti. Gazeteci Hasan Okçu’nun sorularını içtenlikle yanıtlayan Kılınç, fabrikalarda iş gücü bulmanın her geçen yıl daha da zorlaştığını belirterek, “8-10 yıl önce fabrikalarda çalışanların yaş ortalaması 20-25’ti, şimdi 40-45’e çıktı.
Eskiden eğitimine, yaşına bakardık. Şimdi nefes alsın yeter diyoruz” sözleriyle mevcut tabloyu özetledi. Kılınç, pandemi sonrasında iş gücüne bakışın tamamen değiştiğini dile getirerek, “Türkiye’de emek garip bir şekilde kıymetli hale geldi. Gençler çalışmak istemiyor. Toprakla uğraşmak istemiyor, masa başı olsun istiyor. Sosyal medya zaten son 10 yılda insanları zehirledi. Bizim sektör tozu, toprağı, teri olan bir iş. Emek olmadan olmuyor” diye konuştu.
Şirket olarak işçi bağlılığını artırmak için pek çok adım attıklarını anlatan Kılınç, ücret politikalarında yaşanan değişime de değindi: “Eskiden asgari ücret verdiğimizde hem biz mutluyduk hem çalışanlar. Şimdi en düşük maaşımız asgari ücretten yüzde 10-15 fazla. Devamlılık primi veriyoruz, ayda 1000 lira. Ramazan erzak yardımını büyüttük, her bayram 3500 lira ikramiye veriyoruz. Kıdeme ve eğitim seviyesine göre ilave ücret ödüyoruz.” Bütün bu fedakarlıklara rağmen eleman bulmanın zor olduğunu ifade eden Kılınç, “Ne yaparsak yapalım Türkiye’nin önü bu anlamda karanlık. Cumhurbaşkanımız ihracat hedefi koyuyor ama adam yoksa üretim nasıl olacak?” diye sordu.
Kendi gençliğinden bir örnek veren Kılınç, geçmişte işçi olarak bile fabrikalara giremediklerini anlattı:“Güral Porselen’e işçi olarak girmek için üç tane torpil bulduk ama işe giremedik. O dönem insanlar işine sadıktı. Bir arkadaşın babası vardı, 25 yıl çalışmış, bir gün rapor almamış. Şimdi ise işçinin çalışırken cep telefonunu elinden alırsan adam işi bırakıyor. Bir gün fabrikaya bir işçi alımı için mülakat yapıyoruz. Bizim müdür gereken soruları soruyor. Mülakata gelen işçinin cevabı aynen şöyle oldu: ‘Aman müdürüm niye sorup duruyorsun bu soruları, beni fabrikaya genel müdür mü yapacaksın?’ dedi. İşte durum bu! Biz kriter koysak, işçi karşı kaldırımda başka bir fabrikaya girebileceğini düşünüyor”
Türkiye’deki istihdam sorununa karşı fabrikaların yabancı işçiye yöneldiğini vurgulayan Kılınç, şu bilgileri verdi: “800 kişinin çalıştığı fabrikamıza yüzde 20 oranında yabancı işçi getirme hakkımız var. Nepal ve Hindistan’dan 150 işçi getireceğiz. Onlara konaklama için tesis hazırlıyoruz. Futbolda yabancı sınırlaması tartışılıyor ama esas tartışılması gereken fabrikalar. Artık yüzde 50-60 oranında yabancı işçi olmadan çare yok”
Muhalefetin göçmen karşıtı söylemlerini de eleştiren Kılınç, “Maden açıyorsun, kömür çıkarıyorsun, termik santral yapıyorsun itiraz ediyorlar. İşsizlik var diyorlar ama iş beğenmiyorlar. Almanya 70’lerde Türk işçilerle büyüdü. Bizde de Suriyeli, Afgan, Nepal’li gelmesin deniyor ama Türk genci çalışmıyor. Bu çelişkiyi nasıl aşacağız?” ifadelerini kullandı. Çözümün sadece hükümet politikalarıyla mümkün olmayacağını söyleyen Kılınç, üniversiteler ve meslek yüksekokullarının devreye girmesi gerektiğini savundu: “Bu mesele topyekûn bir seferberlik meselesi. Hükümetin gayreti yetmez, üniversitelerden meslek okullarına kadar herkes sorumluluk almalı. Aksi takdirde üretim düşecek, ihracat hedefleri lafta kalacak”
Kılınç, emeğe dayalı sektörlerin önümüzdeki dönemde Türkiye’de zor ayakta kalacağını, firmaların üretim için yurtdışına yönelmek zorunda kalabileceğini dile getirdi: “Bizim gibi sektörlerin tek çaresi Mısır, Özbekistan, Fas, Tunus, Cezayir gibi ülkelere gitmek olacak. Hükümetin bu sorunu çezabileceğine inanıyorum ama muhalefet tüm dengeleri bozuyor. Göçmen olmasın, Suriyeli olmasın diyorlar. Tabi bu onların bakış açısı. Bana göre Müslüman olursa olmasın diyorlar aslında. Yani Nepal’den getirirsek sıkıntı yok gibi görünüyor. Yani böyle garip bir süreç var yani ortada. Her geçen yıl makas daralıyor.”
Türkiye’de porselen sektörünün önde gelen temsilcilerinden Tulu Porselen Yönetim Kurulu Başkanı Ali Kılınç, sektörün içinde bulunduğu darboğazı anlatarak dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. İşçilik maliyetlerinin dünyada hiçbir örneği olmayacak kadar yüksek seviyeye çıktığını söyleyen Kılınç, “Bizim sektörde genel giderin yüzde 47’si işçilik. Bu oran dünyada yok. Böyle bir maliyet yapısıyla ihracatta Çin’le rekabet etmemiz mümkün değil” dedi. Tulu Porselen’in üretim maliyetlerini örnek gösteren Kılınç, porselen sektörünün diğer üretim alanlarına göre çok daha dezavantajlı olduğuna dikkat çekti: “Yağ fabrikamızda işçilik genel giderin sadece yüzde 4’ü. Ama porselende bu oran yüzde 47. Düşünün; genel giderin yarısı işçilik. Böyle bir ortamda yüzde 50 zam geldiğinde tüm dengeler altüst oluyor. Bu şartlarda sektörün ayakta kalması çok zor”
Kılınç, Çin’den gelen ürünlerin sektörde ciddi bir baskı oluşturduğunu belirterek, ithalat politikalarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini vurguladı: “Çin’den gelen ürünlerde ciddi bir ithalat var. Mevcut vergiler de yetmiyor. Döviz kuru düşük, bu da iç pazarda Çin ürünlerini daha avantajlı hale getiriyor. Sektörel STK’ların Ankara’da daha etkin olması, ithalat vergilerinin artırılması gerekiyor.”
İç pazarda da ciddi bir daralma yaşandığını dile getiren Kılınç, satış kanallarındaki değişime dikkat çekti:“Türkiye’de satılan porselenin yüzde 70-80’i AVM’lerde satılıyor. Karaca, Madame Coco, English Home, Taç Lines gibi markalar piyasaya hâkim. Bizim gibi üreticilerin kendi markasıyla pazarda varlık göstermesi neredeyse imkânsız hale geldi. Toptancı modeli de artık işlemiyor. Kâr marjları çok düştü. Artık doğrudan nihai tüketiciye ulaşmak gerekiyor” İç pazardaki daralmaya karşı ihracatın çıkış kapısı olması gerektiğini söyleyen Kılınç, maliyet artışlarının uluslararası rekabeti engellediğini kaydetti: “Dört yıl önce 1 dolara sattığımız ürünü şimdi 1,70 dolara satmak zorundayız. Çünkü bizim iç maliyet artışımız dolar ve eurodan daha fazla. 2020’de asgari ücretin toplam maliyeti 500 dolardı. Bugün 1000 dolara çıktı. Yüzde 100 artışı dünyaya izah edemiyorsunuz. İşçilik payı yüzde 4 olsa bu sorun olmazdı, ama yüzde 47 işçilik payıyla ihracatta rekabet edemiyoruz”
Yüksek işçilik maliyetlerinin sektörü yurtdışına taşınmaya zorladığını belirten Kılınç, şu uyarılarda bulundu: “Bursa’daki tekstil fabrikaları Mısır’a taşınmaya başladı. Onların işçilik payı yüzde 15, bizimki yüzde 47. Onlar bile gidiyorsa bizim sektör için düşünün. Önümüzde iki seçenek var: Ya fabrikaları daha ucuz işçilik olan ülkelere taşıyacağız ya da Türkiye’ye yabancı işçi getirmek zorunda kalacağız. Bu gerçeği artık siyasi partilerin de kabul etmesi gerekiyor.”
Türkiye’de işsizlik tartışmalarına da değinen Kılınç, gerçek bir analiz yapılması gerektiğini söyledi:“Şu anda Türkiye’de barış ve demokrasi diye bir komisyon kuruldu. Bence çok da faydalı olacak bir komisyon. Bir de ülkede işsizlikle alakalı komisyon kurulması lazım. Ülkede gerçekten işsizlik mi var, yoksa iş beğenmeme mi? Bu soruya cevap vermek lazım. Çünkü ihracatı artırmak istiyorsak yurt dışından işçi getirmemiz gerekiyor. Bunu hep beraber kabullenmemiz lazım. Tek başına hükümet bunu gündeme getirdiğinde algı siyasetiyle engelleniyor” Sözlerinin sonunda sektöre olan bağlılığını dile getiren Kılınç, tüm zorluklara rağmen üretimin kendisine ayrı bir mutluluk verdiğini belirtti: “Ben işimi seviyorum, ülkemi seviyorum. Bizim işimiz insanlara yeni ve farklı bir şey üretmek. Bu haz veriyor. Ama işçilik sorunu çözülmeden, faizler düşmeden sektörün sürdürülebilirliği zor. Türkiye’nin bu tabloyu görmesi ve adım atması gerekiyor”